0422 238 25 25

Şeker Hastalığı (Diyabet) Nedir?

Diabetes Mellitus (D.M.) veya yaygın bilinen ismiyle şeker hastalığı, kan şekeri yüksekliği ile
seyreden birçok farklı bozukluğun içinde bulunduğu bir grup hastalığın ortak adıdır.

Biz Sizi Arayalım

Telefon Numaranızı Bırakın,
Randevu Talebiniz İçin Biz Sizi Arayalım.

 

 
 
Kandaki şeker (glukoz) seviyesi, pankreas adı verilen salgı organımızda üretilerek kan dolaşımına verilen insülin isimli hormon tarafından kontrol edilir.
 
Kan şekerini düzenleyen başlıca hormon insülin olmakla birlikte çeşitli organlardan salgılanan başka hormonlar da (kortizol, adrenalin, büyüme hormonu, glukagon) insüline zıt yönde etki göstererek kan şekeri seviyesinin belli bir denge içinde tutulmasına yardımcı olur. Bu dengenin bozulması hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü) veya hiperglisemi (kan şekeri yüksekliği) ile sonuçlanır ve her iki durum da bazen hayatı tehdit edici boyutlara kadar ulaşan problemlere yol açabilir.

Diyabet Tipleri

Başlangıçta ifade edildiği üzere diyabet tek bir hastalık değildir, farklı mekanizmalarla ortaya çıkan ve kan şekeri yüksekliği ile seyreden bir grup hastalıktır. Günümüzde diyabet 4 ana kategoride ele alınmaktadır: Tip 1 (insüline bağımlı) diyabet, Tip 2 (insüline bağımlı olmayan) diyabet, Gestasyonel (gebelikte görülen) diyabet ve genetik/hormonal problemlere ya da ilaçlara bağlı olarak ortaya çıkan ender görülen özel diyabet türleri. Ancak şeker hastalığı denince ilk akla gelen grup tüm diyabetlilerin % 90’a yakınını meydana getiren tip 2 diyabettir, geri kalan diyabetlilerin büyük kısmını tip 1 diyabet oluştururken genetik/hormonal bozukluklara ya da ilaçlara bağlı ortaya çıkan özel diyabet türleri nadir görülür.
 
Bu noktada gestasyonel diyabet (gebelik şekeri) için ayrı bir pencere açmak gerekebilir. Gestasyonel diyabet, öncesinde şeker hastalığı olmayan bir kadında gebelik döneminde ortaya çıkan diyabettir. Gestasyonel diyabet tanısı koyabilmek için gereken kan şekeri değerleri diğer diyabet gruplarından farklıdır ve gestasyonel diyabeti hem bu yönden hem de kan şekeri yüksekliğinin gebelik sonrası çoğunlukla normale dönmesi sebebiyle diğer diyabet gruplarından ayırmak mümkündür. Ancak bu durumdan gestasyonel diyabeti hafife alınabilir bir bozukluk olarak görmek sonucu çıkarılmamalıdır, her ne kadar bu gebelerin büyük kısmında kan şekeri değerleri gebelik sonrasında normal seviyeye dönse bile gestasyonel diyabet sonraki yıllarda tip 2 diyabet görülme riskini arttıran bir faktördür ve gestasyonel diyabeti olan kadınlar gebelik sonrasında da tip 2 diyabet gelişimi yönünden belli aralıklarla takip edilmelidir

Tip 1 Diyabet

Tip 1 (insüline bağımlı) diyabet genellikle genç yaşlarda başlayan ve kan şekeri yüksekliğinin aniden ortaya çıktığı bir hastalıktır. Bu gruptaki kişileri tanımlamak için kullanılan ‘‘insüline bağımlı’’ ifadesi, bazı insanlardaki ‘‘insülinin bağımlılık yapan bir madde olduğu’’ şeklinde algılanan yanlış kanaatın aksine tip 1 diyabetli kişilerin hayatlarını sürdürebilmek için insülin tedavisine ihtiyaç duymalarından kaynaklanmaktadır. Daha önce belirtildiği gibi insülin kan şekerini düzenleyen esas hormondur ve vücudumuzda sadece pankreasın beta hücreleri adı verilen özel hücre gruplarında üretilir. Günümüzdeki bilgilere göre tip 1 diyabet, pankreasın beta hücrelerinde ilerleyici ve geri dönüşsüz bir hasar sonucu ortaya çıkmaktadır. Tip 1 diyabetli kişilerin yaklaşık % 90’ında hastalık sebebinin otoimmünite (vücudun bağışıklık sisteminin kendi hücrelerine zarar vermesi) olduğu gösterilmiştir, ancak otoimmün saldırıyı tetikleyen faktörler net olarak bilinmemektedir. Tip 1 diyabet ortaya çıktığında pankreas beta hücrelerinin büyük kısmı zarar görmüş ve insülin üretemez hale gelmiştir, bu durum beta hücrelerinin tamamını etkileyecek şekilde ilerleyici ve geri dönüşsüz bir hasar ile sonuçlandığı için mevcut şartlarda tek tedavi yöntemi insülin kullanmaktır. Tedavinin amacı pankreasın yapması gereken (ancak yapamadığı) insülin üretimini taklit edecek şekilde eksik olan insülini yerine koymaktır, bu amaçla insülin pompa tedavisi veya günde 3-4 kez cilt altı injeksiyonla yapılan insülin tedavisi uygulanır. Tip 1 diyabetin tedavisi için günlük insülin injeksiyon sayısının azaltılması veya şeker hapları olarak bilinen oral antidiyabetik ilaçların kullanılması uygun değildir. İnsülin tedavisi hastalığı ortadan kaldırmaz ancak kan şekeri yüksekliğini kontrol altına almayı sağlar, hastalık hayat boyu devam ettiği için tedavi de hayat boyu sürdürülmek zorundadır.

Tip 2 Diyabet

Tüm diyabetlilerin yaklaşık % 90’ını oluşturan tip 2 diyabet ise dünyada milyonlarca insanı etkileyen ciddi bir sağlık problemidir. Ülkemizde ise yakın dönemde yapılan çalışmalar sağlık kuruluşlarına başvuran 40 yaş üzeri her 5 kişiden, 60 yaş üzeri her 3 kişiden birinin diyabetli olduğunu düşündürmektedir. Tip 1 diyabet ile kıyaslandığında tip 2 diyabet, genellikle daha ileri yaşlarda görülür ve kan şekeri yüksekliği yavaş yavaş ortaya çıkar. Bu kişilerde hastalığın başlamasından önce pre-diyabet (diyabet öncesi) denilen bir dönem bulunur ve kan şekeri yüksekliği bu safhada kilo verme ve doğru beslenme şekliyle ilaç kullanmaya gerek kalmadan düzeltilebilir ya da en azından diyabetin ortaya çıkması geciktirilebilir. Tip 2 diyabetin başlangıcında insülin üretimi normal, hatta kan şekeri yüksekliğini karşılayabilmek için bir miktar artmıştır. Zamanla insülinin kan şekerini düşürme gücünün azalmaya başlaması (insülin direnci) pankreası daha fazla insülin üretmeye zorlar ancak şişmanlık, hareketsiz yaşama ve uygun olmayan beslenme alışkanlıklarının sürdürülmesi gibi nedenlerin yol açtığı insülin direnci sebebiyle üretilen insülin etkisiz kalır. Hastalığın ilerlemesiyle birlikte pankreas beta hücrelerinin insülin yapma kapasitesi giderek azalır ve sonuçta vücutta hem insülin direncinin hem de insülin eksikliğinin bulunduğu bir kan şekeri yüksekliği tablosu ortaya çıkar. Buradan kolaylıkla anlaşılabileceği gibi tip 2 diyabetin önlenmesinde, geciktirilmesinde ve hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavinin her aşamasında fazla kilolardan kurtulmak, hareketsiz yaşamdan kaçınmak ve doğru beslenme alışkanlıkları kazanmak çok önemlidir. ‘‘İnsülin bağımlı olmayan’’ diyabet şeklinde de isimlendirilen tip 2 diyabette şeker hapları olarak bilinen oral antidiyabetik ilaçlar kan şekerini kontrol altında tutmak için başlangıçta yeterli olabilir, ancak hastalığın ilerlemesi ve pankreasın insülin üretemez hale gelmesi sonucu vücutta insülin eksikliği ortaya çıkar. Bu kişilere insülin tedavisi başlanmalıdır, ayrıca gebelikte, diyabetik koma durumlarında, ameliyat öncesi ve sonrası yakın dönemde, karaciğer ya da böbrek yetersizliğinde, ağır travma ve stres şartlarında, şeker hapları ile kan şekeri kontrolunun sağlanamadığı durumlarda insülin tedavisine geçilmelidir.
 

Diyabet, risk faktörlerinin ortadan kaldırılmasıyla önlenebilir, geciktirilebilir ve kontrol altına alınabilir bir hastalıktır.

SIK SORULAN SORULAR
Bu kısımdan itibaren bahsedilecek hususlar çoğunlukla tip 2 diyabet ile ilgilidir ve diyabet ifadesi kullanıldığında tip 2 diyabet kastedilmektedir. Birçok hastalıkta olduğu gibi esas olan hastalıktan korunmaktır, çünkü tedavi zor ve pahalı iken korunma kolay ve ucuzdur. Diyabet, risk faktörlerinin ortadan kaldırılmasıyla önlenebilir, geciktirilebilir ve kontrol altına alınabilir bir hastalıktır. Risk faktörleri ise değiştirilebilen ve değiştirilemeyen faktörler olarak iki kısımda incelenir, değiştirilemeyenler genetik yatkınlık ve yaş iken değiştirilmesi mümkün olanların başında kilo fazlalığı, hareketsiz yaşama ve kötü beslenme alışkanlığı gelir. Bu risk faktörlerin düzeltilmesi sadece diyabet için değil, ateroskleroza (damar sertliği) yol açan hipertansiyon, hiperlipidemi ve obezite gibi diğer hastalıklar için de koruyucudur. Vücut ağırlığındaki % 5 oranında azalma (80 kg bir kişi için 4 kg verme) ve haftada 150 dakikadan az olmamak şartıyla (gün aşırı 40-45 dk) hızlı tempoda yürüme veya hafif tempoda koşma ile diyabet gelişim riskini önemli ölçüde azaltmak mümkündür. Kötü beslenme alışkanlıklarının düzeltilmesi ise sadece tatlı yememek veya çaya şeker atmamaktan ibaret değildir, bu yüzden diyabetli veya diyabet riski yüksek bütün kişilere bir beslenme uzmanına başvurmaları tavsiye edilir.
Kilo fazlalığı (beden kitle indeksi ≥25 kg/m²) olan herkes 40 yaşından itibaren diyabet gelişimi yönünden takibe alınmalıdır, 40 yaş altındaki fazla kilolu kişiler ise aşağıda belirtilen risk faktörleri varlığında belli aralıklarla incelenmelidir.
- Birinci derece akrabalarında (anne, baba, kardeş, çocuk) diyabet bulunanlar
- Daha önce gestasyonel diyabet tanısı konmuş veya iri bebek (>4 kg) doğurmuş olanlar
- Polikistik over sendromu (adet düzensizliği ve tüylenme artışı ile seyreden hormonal bir bozukluk) olan kadınlar
- Daha önce pre-diyabet tesbit edilmiş olanlar
- Hipertansiyonu veya hiperlipidemisi bulunanlar
- Ateroskleroz ile ilişkili kalp-damar hastalığı veya inme atağı geçirenler
- İnsülin direncini düşündüren bulguları olanlar (cilt kıvrım yerlerinde kahverengi-siyah renk değişikliği, bel çevresi erkekte ≥102 cm ve kadında ≥88 cm)
- Düşük doğum ağırlığıyla (<2,5 kg) doğmuş kişiler
- Hareketsiz yaşayan ya da dengesiz beslenme alışkanlığı olanlar
- Organ (özellikle böbrek) nakli yapılanlar
- Bazı ilaçlarla (kortizol ve antipsikotikler gibi) tedavi görenler
Vücut faaliyetlerinin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi için kandaki bütün maddelerin belli sınırlar içinde tutulması gerekir, hücrelerin en önemli enerji kaynağı olan glukoz da bu maddelerin başında gelir. Kan şekeri dengesinin hafif şekilde bozulması (düşmesi ya da yükselmesi) kişide belirgin bir rahatsızlık hissi yaratmayabilir ancak aşırı yükselme ve aşırı düşme sonucunda hiperglisemik ya da hipoglisemik komaya bağlı ciddi problemler oluşabilir.

Hipoglisemi
Vücut hiperglisemiye (şeker yüksekliği) kıyasla hipoglisemiye (şeker düşüklüğü) daha duyarlıdır, hipoglisemi esnasında insüline zıt etkili hormonlar devreye girerek kan şekerini yükseltmeye çalışır. Hipoglisemik durumdaki kişilerde görülen terleme, titreme, çarpıntı ve açlık hissine bu hormonlar sebep olur, bunun yanı sıra beyin glukoz kullanımının azalması sonucu baş ağrısı, bulanık görme, konuşma ve davranış bozukluğu ile bazen komaya kadar ilerleyebilen şuur kayıpları ortaya çıkabilir. Tüm bu olumsuzluklardan dolayı diyabetli kişiler hipoglisemi yaşamaktan haklı olarak endişe duyarlar ve hastaların bir kısmı hipoglisemiden korunmak amacıyla ilaç tedavilerini (özellikle insülin) eksik uygular veya beslenme tedavilerine uymazlar. Ancak hipoglisemiden kaçınmak sağlık için ne kadar önemliyse uygun olmayacak şekilde kendi kendine tedavi değişikliği yapmak o kadar hatalıdır, hipoglisemi esnasında yapılması gereken şeyleri bilmek (birkaç kesme şeker yemek, hafif-orta derecedeki hipoglisemiler için yeterli olabilir) ve düzenli kan şekeri takibi yaparak hekime başvurmak bu problemi en aza indirebilir. Sık tekrarlayan hipogliseminin kalp-damar sağlığı ve beyin fonksiyonları için de bir tehlike olduğunu bilmek önemlidir, ancak küçük değişiklikler dışında tedavi düzenlemesi hekim tarafından yapılmalıdır.

Hiperglisemi
Hiperglisemi ise çok su içme, sık idrara çıkma ve görme bulanıklığı gibi nisbeten daha az rahatsızlık verici belirtilere yol açtığı için çoğunlukla pek önemsenmez, buna bağlı olarak hipergliseminin ortaya çıkışından genellikle aylar-yıllar sonra hekime başvurulur. Tanıdaki bu gecikmeye hastalığın başlangıcından önceki pre-diyabet dönemini de ekleyince, tip 2 diyabet tanısı konan bir kişinin aslında uzun zamandır kan şekeri yüksekliğine maruz kaldığını söylemek yanlış olmaz. Bu yüzden tip 2 diyabette ilk tanı esnasında bile gözler, böbrekler ve ayaklar başta olmak üzere mikrovasküler komplikasyonların (küçük damarlardaki tahribata bağlı organ hasarları) etkilediği hedef organlara yönelik incelemeler yapılmalı ve belli aralıklarla bu taramalar tekrarlanmalıdır. Diyabetli kişilerden sık olarak duyduğumuz ‘‘Şekerim yüksek ama beni rahatsız etmiyor!’’ ifadesi hasta açısından bakıldığında kısa vade için doğru kabul edilebilir, ancak hiperglisemi sinsi seyirli olan ve önemsenmezse orta-uzun vadede ciddi organ hasarlarına yol açan bir durumdur. Kaldı ki düzeltici önlemler alınmadığında diyabetin ilerleyici bir hastalık olduğu gerçeğini hesaba katarsak hipergliseminin mutlaka kontrol altına alınması gereken bir bozukluk olduğu daha iyi anlaşılır, üstelik hipergliseminin yol açtığı hasar sadece gözler, böbrekler ve ayaklar ile sınırlı değildir. Mikrovasküler komplikasyonlara ek olarak makrovasküler komplikasyonlar (büyük damarlardaki tahribata bağlı organ hasarları) da kalp ve beyin gibi hayati organları etkileyerek kalp krizi, damar tıkanıklığı ve felç gibi tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Tüm bu olumsuzlukların dışında kısa vadede kan şekerinin aşırı yükselmesi, vücudun sıvı-elektrolit ve asit-baz dengesini bozarak şeker koması olarak bilinen ve acil tıbbi müdahale gerektiren tablolara yol açabilir.
Genel prensip olarak diyabetli bir kişinin takibinde hem hipoglisemiden hem de hiperglisemiden kaçınarak kan şekerinin mümkün olduğunca normal aralığa yakın bir şekilde tutulması hedeflenir, ancak bu hedef değerler bütün diyabetli kişiler için aynı değildir. Yaş, eşlik eden hastalıklar, hipoglisemi riski, sosyal-ekonomik şartlar, gebelik ve ameliyata hazırlık gibi birçok farklı durum kan şekeri hedefleri ile bu hedefler doğrultusunda tedavi seçimi üzerinde belirleyicidir. Dolayısıyla kan şekeri hedefi belirlenirken hastanın içinde bulunduğu şartlar gözetilmeli ve buna uygun bir tedavi planlaması yapılmalıdır, örneğin ileri yaştaki bir diyabetlinin kan şekerini çok sıkı bir şekilde kontrol altına almaya çalışmak hipogliseminin yol açabileceği tehlikeler sebebiyle hastaya faydadan çok zarar verebilir (bundan dolayı ileri yaştakiler için kan şekeri hedef değerleri biraz yüksek tutulmalıdır). Aksine diyabetli bir gebede (özellikle bebeğin organlarının şekillendiği gebeliğin ilk 3 ayında) ise olabildiğince sıkı kan şekeri kontrolu yapmak gerekir. Önemli bir husus da kan şekeri yüksekliğinin aşamalı olarak düzeltilmesi gerektiğidir, hiperglisemik şeker komalarında çok yüksek kan şekerinin kısa zamanda normal seviyeye düşürülmesi beyin ödemi gibi istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Tüm bu faktörler ve vücudun hassas dengeleri göz önüne alındığında her diyabetliye aynı biçimde yaklaşmak ve aynı kan şekeri hedefleri belirlemek doğru değildir.
Diyabet tedavisi ilk adımda hastalık hakkında doğru bilgi sahibi olmakla başlar, bu konuda en sağlıklı bilgi alınacak kaynaklar hekim ve diyabet eğitim hemşiresi olmalıdır. Sağlık personeli olmayan kişilerin görüş ve önerileri, televizyon ya da internet aracılığıyla elde edilen ve tıbbi temeli bulunmayan bilgiler, pazarlama amacıyla reklamı yapılan mucize(!) karışımlar veya gıda takviyeleri ile hastalığı tedavi etmeye kalkışmak doğru değildir. Halihazırda diyabeti tamamen ortadan kaldırabilecek bir tedavi yoktur, amaç hastalığı kontrol altında tutabilmektir. Bu yüzden bütün kronik hastalıklarda olduğu gibi tedavi ve takip ömür boyu sürdürülmelidir, ancak içinde bulunulan şartlara (gebelik, ileri yaş, organ yetmezliği gibi) göre kan şekeri hedeflerine paralel olarak tedavi değişikliği yapılabilir. Son yıllarda uygulanmaya başlanan ve ‘‘diyabetin ameliyatla tedavisi’’ olarak tanınan cerrahi müdahale yöntemi ile uygun hastalarda diyabet kontrolunun sağlandığı ve bir kısmında ilaç kullanmaya gerek kalmayacak şekilde kan şekeri değerlerinin düzeldiği gösterilmiştir.